1947 yılı, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı başlatılan karşı devrimin miladıdır. Yalnızca çok partili sisteme geçiş değil; Cumhuriyet’in laik, halkçı ve çağdaş yapısına karşı topyekûn bir hesaplaşmanın ilk adımıdır bu. O yıl Türkiye, ABD güdümüne sokulmuş, Marshall yardımları karşılığında yönünü Batı’ya çevirmiş gibi görünse de özünde rotasını çağdaşlıktan saparak gericiliğe, teslimiyete ve halk düşmanlığına kırmıştır.
Bu süreci taşıyan ilk büyük siyasi yapı Demokrat Parti olmuştur. 1950’de iktidara gelen DP, “milli irade” masalıyla topluma sunulmuş, ama gerçekte Cumhuriyet’le, devrimlerle, Atatürk’le kavgası olan taşralı zenginlerin ve softa gericilerin partisidir. İnönü’nün “namuslular da en az namussuzlar kadar cesur olmalı” sözü, bu çürümeyi en net gösteren işarettir. Demokrat Parti, halkın inancını araçsallaştırarak dini siyasete alet etmiş; Cumhuriyet’i kemiren bir yapı kurmuştur.
DP iktidarının ilk yıllarında ezanın Arapçaya çevrilmesi sadece bir simgedir. Asıl mesele, Cumhuriyet’in temelini oluşturan akılcılığın, bilimsel düşüncenin ve laikliğin sistematik şekilde tahrip edilmesidir. İmam Hatip okullarıyla, tarikatlara verilen örtülü destekle, cemaatlerin önünü açan kadrolaşmalarla Cumhuriyet karşıtı bir kuşak yetiştirilmeye başlanmıştır. Bu, açık açık bir kin projesidir: Atatürk’e ve onun Türkiye’ye kazandırdığı tüm değerlere yönelik bir intikam planı…
Bu zihniyetin ideolojik taşeronları da sessiz kalmamış, meydanı boş bulmuştur. Özellikle Kadir Mısıroğlu gibi softa kafalar, yıllarca Atatürk’e küfrederek, Osmanlı’yı yücelterek, Cumhuriyet’e “yüz yılın hatası” diyerek halkın zihnine kin tohumları ekmiştir. Mısıroğlu yalnız değildi. Mehmet Şevket Eygi’den Mustafa İslamoğlu’na, Süleyman Hilmi Tunahan’dan günümüz cemaat önderlerine kadar sayısız sözde din adamı, Cumhuriyet’e düşmanlık üzerinden kendine güç ve para devşirmiştir.
Asıl büyük kırılma ise, bu softa kafaların marjinal kalmayıp devlet politikası haline gelmesiyle yaşanmıştır. Kadir Mısıroğlu gibi bir adama devlet protokolünden el öptürülmesi, sadece bir utanç değil; Atatürk düşmanlığının artık meşru, makbul ve teşvik edilen bir zihniyet olduğunu ilan etmektir.
Bu karşı devrimci süreci en ileri noktaya taşıyan ise 2002’de iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi’dir. AKP, Demokrat Parti’nin 1950’de açtığı yarayı derinleştirmiş, Cumhuriyet’i adım adım tasfiye etmeye girişmiştir. Atatürk’ü resmî söylemlerde “anmakla” yetinmiş, fiiliyatta ise onun her mirasını hedef almıştır. Laiklik boşaltılmış, eğitim gerici vakıf ve cemaatlere peşkeş çekilmiş, tarikatlar devletleştirilmiştir.
AKP’nin “dindar ve kindar nesil” hedefi boş bir retorik değil, bu ülkenin Atatürk’e olan sevgisini köreltmek için yürütülen bilinçli bir projedir. TÜRGEV’ler, ENSAR’lar, TÜGVA’lar eliyle gençlik kuşatılmış, düşünmeyen, sorgulamayan, biat eden bir toplum yaratılmak istenmiştir. Bu zihniyet, kadınları eve kapatmayı, gençleri sadece itaat eden kullara dönüştürmeyi, eleştirel düşünceyi suç saymayı görev edinmiştir.
Bugün Türkiye’de Atatürk’e düşmanlık, artık marjinal bir tutum değil; devletin tepesinden başlayarak aşağıya doğru inen organize bir kin siyasetidir. Bu kin, sadece sözle kalmamakta; müfredatla, yasa değişiklikleriyle, medya kontrolüyle, yargı sopasıyla kurumsallaştırılmaktadır. Atatürk’ü seven, Cumhuriyet’e sahip çıkan herkes ya fişlenmekte, ya dışlanmakta, ya da sindirilmeye çalışılmaktadır.
Türkiye’nin bugün yaşadığı karanlık atmosfer, işte bu 70 yılı aşkın karşı devrim zincirinin sonucudur. Yetiştirilen kuşak, artık Atatürk’ü tanımamakta, Cumhuriyet’i anlamamakta, özgürlüğü tehlike, bilimsel düşünceyi “sapıklık” olarak görmektedir. Mustafa Kemal’in “muasır medeniyet” hedefi yerine, Orta Çağ karanlığına özenen bir güruh başköşededir. Bu güruhun başlıca görevi; Atatürk’ün kurduğu devleti içeriden kemirmek, halkı birbirine düşürmek ve Türkiye’yi çağ dışı hale getirmektir.
Türkiye’de Atatürk ve Cumhuriyet’e yönelen bu sistematik düşmanlık bir fikir değil, bir ihanettir. Bu ihanet; tarikatların, cemaatlerin, gerici zenginlerin, kindar iktidarların ortak projesidir. Buna karşı susmak, olanı seyretmek; sadece pasiflik değil, tarihsel bir suç ortaklığıdır. Bu ülkenin onurlu yurttaşları, gençleri, aydınları artık bir tercih yapmak zorundadır: Ya bu karanlık düzeni kabul edip yok olacaklar ya da Atatürk’ün izinden gidip, bu topraklara yeniden özgürlük, akıl ve eşitlik getirecekler. Başka yol kalmamıştır.

Yorumlar
…Yorumlar yükleniyor…