CHP’ye yönelik son dönemde artan baskılar, gözaltılar, soruşturmalar ve siyasi operasyonlar; Türkiye’de iktidarın artık demokratik rekabeti değil, muhalefeti tümüyle tasfiye etme stratejisini benimsediğini açık biçimde ortaya koyuyor. Bu baskı dalgasının, Özgür Özel’in genel başkanlığında CHP’nin yeniden yükselişe geçtiği, toplumsal desteğini artırdığı, özellikle yerel seçimlerde birinci parti konumuna yerleştiği bir döneme denk gelmesi tesadüf değildir. Erdoğan ve çevresi, Kemal Kılıçdaroğlu döneminde “yönetilebilir” bir muhalefet formuna alışmışken; Özel’in daha dinamik, cesur ve hesap soran çizgisi karşısında kontrolü kaybetmiş görünmektedir.
Kemal Kılıçdaroğlu, uzun yıllar süren genel başkanlığı döneminde, sistemin sınırlarını zorlamayan bir muhalefet biçimiyle öne çıktı. 2017 Adalet Yürüyüşü gibi önemli bir hamle dışında, iktidarın otoriter dönüşümüne karşı tam anlamıyla bir direnç inşa edilemedi. Seçim güvenliğinden medya tekeline, yargı bağımlılığından ekonomik yıkıma kadar birçok konuda halkın biriken öfkesini örgütlemek yerine, sürekli sandığı işaret eden ve meclis içi muhalefeti yeterli gören bir strateji izlendi. Bu pasif çizgi, Erdoğan’ın rejimi için büyük bir tehdit oluşturmuyordu. Ancak Özgür Özel’in gelişiyle birlikte bu denge sarsıldı.
Özgür Özel, göreve geldikten sonra parti içinde gençleşmeyi teşvik etti, taşra teşkilatlarını güçlendirdi, sosyal demokrat söylemi canlandırdı ve emekçi sınıflarla bağ kurmaya çalıştı. Yerel seçim sürecinde hem aday tercihleri hem kampanya dili hem de iktidara karşı kurduğu net siyasi söylem; onu klasik muhalefet anlayışının dışına taşıdı. İstanbul ve Ankara’nın tekrar kazanılması, Hatay’daki oy farkı tartışmalarına rağmen meşru başarı vurgusunun güçlü biçimde yapılması, Özel’in sadece CHP’ye değil, topluma da özgüven aşıladığını gösterdi. İşte bu durum, AKP açısından bir kırmızı alarm anlamına geliyor.
İktidar, Özgür Özel’i Kılıçdaroğlu gibi uzlaşılabilir bir muhalif olarak görmemektedir. Bu nedenle yeni dönemde CHP’li belediyelere yönelik operasyonların artması, bazı belediye başkanlarının tutuklanması, fezlekelerin hızla devreye sokulması, geçmişe dönük arşiv taramalarıyla itibarsızlaştırma çabaları doğrudan bir “sindirme ve parçalama” stratejisinin parçasıdır. Belediyelerde görev yapan bu yöneticilere yönelik suçlamaların büyük kısmı, gerçeklikten uzak, ittirafçı beyanları ve dayanağı zayıf, hatta saçma delillerle desteklenen hukuki kılıflarla yürütülmektedir. Bu tür operasyonlar, sadece siyasetin değil, yerel yönetimlerin işleyişinin de kilitlenmesine yol açmaktadır.
Amaç sadece CHP’yi değil, onun etrafında yeniden oluşmaya başlayan muhalefet bloğunu da dağıtmaktır. Bu yönüyle mesele artık bir parti meselesi değil; Türkiye’de çok partili hayatın, siyasal çoğulculuğun ve anayasal sistemin devam edip etmeyeceği meselesine dönüşmüştür.
Yargının bu süreçte nasıl bir siyasi aygıta dönüştüğü ortadadır. Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması, yürütmenin açık müdahalesine uğrayan mahkeme kararları, hakim-savcı atamalarında partizanca tercihler, muhaliflerin tutukluluğunun keyfi biçimde uzatılması, Türkiye’nin artık hukuki devlet kimliğini kaybettiğini kanıtlamaktadır. Özgür Özel’in bu hukuksuzluğu meclis kürsüsünde ve meydanlarda dile getirmesi, Saray rejimi açısından kabul edilemez bir çıkıştır. Çünkü bu tür çıkışlar, toplumun üzerindeki “muhalefetsizlik” duygusunu dağıtmakta, halkın yeniden siyasetle bağ kurmasına neden olmaktadır.
AKP, muhalefeti sadece zayıflatmak istemiyor; onun hafızasını, meşruiyetini ve iddiasını tümden yok etmek istiyor. Bu nedenle CHP’nin geçmişi, sosyal belediyecilik geleneği, laiklik vurgusu ve sokakla bağ kurma çabası da hedefte. Özgür Özel’in şahsında sadece bir siyasetçiye değil, onun temsil ettiği siyasi çizgiye ve yeniden canlanan muhalif kimliğe operasyon yapılmaktadır. Bu noktada toplumsal muhalefetin sorumluluğu büyüktür. CHP’ye yapılan saldırılar, tüm muhalif seçmenin, sendikaların, gençlerin, kadınların ve hak arayan her kesimin karşısında durduğu rejimin gerçek yüzünü ortaya koymaktadır.
Ancak Erdoğan ve kurmaylarının unuttuğu bir şey var: Türkiye’nin tarihsel direniş refleksi. 12 Eylül’de işkencelerle sindirilmeye çalışılan solun, 28 Şubat’ta bastırılan inanç özgürlüğü arayışlarının, Gezi’de sokakları saran öfkenin, 31 Mart’ta sandığa yansıyan iradenin hâlâ diri olduğu bir ülke burası. Ve artık Özgür Özel gibi isimler, bu birikimi parlamenter zeminde, anayasal çerçevede ama güçlü ve tavizsiz bir dille temsil ediyor.
AKP’nin muhalefeti bitirme hırsı, kendi sonunu hızlandırabilecek bir eşiğe dönüşebilir. Çünkü halk artık eski muhalefeti değil, hesap soran, örgütleyen ve cesur bir siyaset arıyor. Özgür Özel ve ekibi bu beklentiyi karşılayabildikçe, baskılar geri tepecek; her gözaltı, her saldırı, her kumpas halkın vicdanında yeni bir öfke dalgası yaratacaktır. İktidarın kurduğu korku düzeni, özgürlük talebiyle çatışıyor. Ve tarih göstermiştir ki; halkın özgürlük arzusu, hiçbir otoriter rejimden az güçlü değildir.

Yorumlar
…Yorumlar yükleniyor…