İnsanoğlu, doğası gereği hem sevgiye hem de şiddete meyilli bir varlıktır. Sevgiyle yoğrulmuş bir kalp, sadece kendisine değil, çevresine de şifa olur. Oysa sevgiden mahrum kalan, içi boşalan bir ruh; öfkeyi, nefreti, kini bir yaşam biçimi haline getirir. İşte tam da bu noktada şu cümle bir mihenk taşı gibi karşımıza çıkar: “Sevmesini bilirsek, başkalarına acı vermeyi unuturuz.” Bu ifade, insanın içsel dönüşümünü, toplumsal barışı ve birlikte yaşamanın etik temelini özetleyen derin bir felsefeyi barındırır.
Sevgi bir öğrenme biçimidir. Tıpkı yürümeyi, konuşmayı öğrendiğimiz gibi sevmeyi de öğreniriz. Sevgi, çoğu zaman ailede başlar, bir annenin şefkatli dokunuşuyla, bir babanın koruyucu bakışıyla. Sonra arkadaşlıklarda, ilk aşklarda, dostluklarda gelişir. Ancak sevgi sadece duygusal bir bağ değildir; aynı zamanda bir irade işidir. Sevgi, karşılık beklemeden iyilik yapabilmeyi, anlamaya çalışmayı, sabretmeyi, bağışlamayı içerir. Bu yönüyle sevgi, bireyin iç dünyasını yontar, kalbini olgunlaştırır.
İnsan kalbi sevgiyle dolduğunda, zulmün, kıskançlığın, kibirin karanlıklarına yer kalmaz. Birine zarar vermek, onun canını acıtmak, küçümsemek ya da dışlamak; ancak kalbini sevgiye kapatmış birinin refleksi olabilir. Oysa gerçekten seven bir insan, öfkesini dizginlemeyi, nefretini sorgulamayı, hatta kinini dönüştürmeyi başarabilir. Sevgi burada bir tür iç denetimdir. Başkasını acıtmak bir seçenekse, sevgi o seçeneği ortadan kaldıran bir bilinçtir.
Toplumlara baktığımızda da bu ilkeyi açıkça görebiliriz. Sevgiyle kurulan toplumlar, merhametin, adaletin ve hoşgörünün hâkim olduğu yapılardır. Komşusunu düşünen, sokakta yaşayan hayvana bir kap su bırakan, farklı inançtan ya da etnik kökenden gelen birine empatiyle yaklaşan insanlar, toplumun vicdanıdır. Bu vicdan sevgiyle beslenir. Ne zaman ki bu vicdan kurur, yerini çıkarcılık, bencillik, ayrımcılık alır; o zaman acı sıradanlaşır. O zaman haber bültenlerinde çocuk ölümleri, cinayetler, savaşlar sadece rakam haline gelir. Yani bizler sevmeyi unuttukça, başkalarına acı vermeyi de kanıksamaya başlarız.
Çocuklar bu konuda en saf örnektir. Onlar sevginin ne demek olduğunu oyunlarında, sarılmalarında, gözlerindeki ışıltıyla gösterir. Bir çocuğun içten bir şekilde “seni seviyorum” demesi kadar dünyada insana iyi hissettiren çok az şey vardır. Çünkü o sevgi karşılıksızdır, hesapsızdır. O çocuk, eğer sevgisiz büyürse, gelecekte şiddeti hak zannedebilir. Ama sevgiyle yoğrulursa, bir gün karşısındakini üzmenin ne demek olduğunu daha o küçük yaşta anlayabilir.
Elbette sevgi bazen zorlayıcıdır. Çünkü sevgi, karşısındakinin kim olduğunu, nereden geldiğini, hangi geçmişten beslendiğini anlamayı gerektirir. Bu da çaba ister. Fakat bu çaba verildiğinde, sevgi hem bireyi dönüştürür hem de toplumu onarır. Sevgi, bir çürümüşlüğe karşı panzehirdir. Mesela bugün bir iş yerinde mobbing yapan bir yöneticiyi düşünelim. Eğer o kişi, çalışanın sadece “verimliliğini” değil, insan oluşunu da görebilseydi, belki bu kadar kırıcı olmazdı. Sevgi, gücün insanı yoldan çıkarmasına karşı bir frendir.
Kendini seven bir insan da başkalarına zarar vermez. Çünkü kendine kıyan, başkasına da kıymayı kolay görür. O yüzden sevginin ilk adımı kendini sevmekten geçer. Ama bu narsistik bir sevgi değil, eksikleriyle birlikte insanın kendini kabul etmesidir. İç huzurunu bulan kişi, dışarıya zarar vermez, bilakis katkı sunar.
Günümüzde dijitalleşmenin getirdiği mesafe, ilişkileri mekanik hale getirdi. Yüz yüze bakmadan, göz göze gelmeden konuşmak, sevgiyi de yüzeyselleştirdi. “Like”lar, kalpler, emojiler, gerçek bir tebessümün ya da içten bir sarılmanın yerini tutamaz. Sevginin dijital değil, gerçek bir temasla vücut bulması gerekir. Dokunmak, görmek, hissetmek… İşte o zaman karşımızdaki insana kıymayı değil, kıymet vermeyi öğreniriz.
Sevgi, bir siyasi görüş değildir, bir inanç sistemi de değil. Sevgi, her insanın ortak paydasıdır. Bu yüzden dili, dini, milleti ne olursa olsun, sevgiyle bakan bir göz, herkesi aynı insanlık çatısı altında görür. Çünkü insanın acısını dindiren, insanlığı ayakta tutan temel güç sevgidir.
Unutmayalım ki, birini sevdiğimizde, onu incitmek aklımıza bile gelmez. Ona zarar vermek değil, korumak isteriz. Onu aşağılamak değil, yüceltmek isteriz. Çünkü sevgi, sadece bir duygu değil, bir duruştur. Ve bu duruş, dünyanın en güçlü silahıdır. Öyle bir silahtır ki, kan dökmez; iyileştirir. Yaralamaz; sarar. Yıkmaz; inşa eder.
Bu yüzden diyorum ki, sevmesini bilirsek, başkalarına acı vermeyi unuturuz. Kalbimizi sevgiyle eğitirsek, elimize diken batırmaktan çekiniriz, başkasına hançer saplamaya utanırız. Karanlığı aydınlatan, taş kalpleri yumuşatan, öfkeyi söndüren; tek şey sevgidir.
Ve belki de dünyanın en çok ihtiyacı olan şey de budur: Sevmeyi yeniden öğrenmek.




Yorumlar
…Yorumlar yükleniyor…