Türkiye’de sahte diplomalarla ilgili skandallar gündemden düşmeden, şimdi de gözler yurtdışındaki tabela üniversitelerden Türkiye’deki tıp fakültelerine “geçiş yapan” ayrıcalıklı çocuklara çevrilmeli. Bu geçişler sadece akademik bir mesele değil, aynı zamanda adaletin, eşitliğin ve halk sağlığının açıkça çiğnendiği bir rezaletin habercisidir. Konunun merkezinde ise “parası olanın doktor olabildiği”, “torpille hayat kurtaran mesleklere el atan” bir sınıfsal yozlaşma durmaktadır.
Yurtdışında özellikle Doğu Avrupa, Balkanlar ve Kafkasya coğrafyasındaki bazı özel üniversiteler, “serbest piyasa diploması” anlayışıyla hareket ediyor. Parayı ver, kaydol, birkaç dönem sonra “Türkçeye çevrilmiş transkriptle” gel, sonra Türkiye’de tıp fakültesine yatay geçiş yap. ÖSYM puanı yok, TUS sınavı yok, etik yok, yeterlilik yok. Sadece para var. Bu çocuklar, genellikle büyük hastanelerin, özel kliniklerin sahiplerinin, ihale zengini patronların ya da politik bağlantılı ailelerin çocukları. Ama dikkat: Aralarında bir de “yeşil sermaye” sahiplerinin, halkı dindarlık kisvesiyle uyutan din bezirganlarının çocukları da var.
Bu çevreler yıllarca “israf haramdır, tevazu şarttır” diyerek halkı dizginledi ama çocuklarını 20 bin dolarlık uyduruk üniversitelere yollayıp torpille Türkiye’de doktor yaptılar. Müslüman mahallesinde kapitalist turşu satan bu camia, ahlak nutukları atarken, çocuklarına tıp diplomalarını parayla aldı. Eğitimdeki bu sahtecilikte, tarikat vakıflarından devşirilmiş bürokratlar da figüran değil, aktif oyuncudur.
Bu geçişler çoğu zaman Yükseköğretim Kurulu’nun (YÖK) “denklik” veya “öğrenci değişimi” gibi düzenlemeleri kullanılarak yapılıyor. Kağıt üzerinde yasal gibi gözüken bu süreç, pratikte kamu vicdanını yaralayan ve gençlerin eğitim hakkına ihanet eden bir sistem haline gelmiş durumda. Gerçekten tıp okumak isteyen, binlerce genç gecesini gündüzüne katarak ders çalışırken, birileri valiz dolusu parayla yurtdışına gidip, sonra da Türkiye’de devlet hastanesinde doktor kimliğiyle karşımıza çıkıyor.
Bazı ailelerin, çocuklarının başarısızlığı karşısında tek kaygısı var: “Bizim çocuk da doktor olacak.” Ama bu hayal, çocuğun emeğiyle değil; parayla, torpille, kurnazlıkla gerçek oluyor. Bu sahte başarı hikâyeleri yalnızca eğitimi değil, halk sağlığını da tehdit ediyor. Çünkü bu şekilde doktor olan biri, bir gün sizin veya çocuğunuzun karşısına geçip ameliyat yapacak. İşte o zaman, mesele sadece adaletsizlik değil, hayati bir risk haline geliyor.
Öğrenciler arasında da büyük bir kırılma yaratıyor bu durum. Gerçekten çalışan, derece yapan, tıp fakültesini kazanmış gençler, sınıf arkadaşlarının ders notlarının fotokopisini bile anlamayan tipler olduğunu gördüğünde ne hissediyor? Bu durum, yalnızca eğitime değil, emeğe de ihanettir. Üstelik sadece doktorluk değil, diş hekimliği ve eczacılık fakültelerinde de benzer geçişlerin yaşandığı biliniyor.
Denklik sürecinde yapılan bazı “incelemeler” ise tam bir formalite. Bazı üniversitelerin eğitim dili İngilizce görünüyor ama dersler Arnavutça ya da başka dillerde işleniyor. Türkiye’ye dönünce diploma Türkçeye çevriliyor, transkript hazırlanıyor, sonra gelsin kabul yazısı. Kimin hazırladığı, nasıl onaylandığı, neye göre denetlendiği ise tam bir muamma.
Burada büyük bir kamu görevi YÖK’e ve Sağlık Bakanlığı’na düşüyor. Bu geçişler sadece bireysel meseleler değil, sistemsel bir çöküşün sinyalleridir. Eğer üniversiteler gerçekten bilimsel, adil ve liyakate dayalı kurumlar olacaksa, bu tarz “arka kapı” sistemlerine acilen son verilmelidir. Aksi takdirde halkın devlete olan güveni de, eğitime olan inancı da geri dönülemez biçimde yıkılır.
Bu olayın medya boyutu da ayrı bir tartışma konusu. Ana akım medyada bu konuya dair ciddi bir eleştiri görmek neredeyse imkânsız. Çünkü bu çocukların aileleri aynı zamanda medya patronlarının, reklam veren holdinglerin, iktidara yakın cemaatlerin ve vakıfların parçası. Konuşan akademisyen işinden oluyor, yazan gazeteci baskıya uğruyor. Böyle bir düzende ne denklik sağlanır, ne de etik korunur.
Toplumun sıradan bireyleri olarak bizler ise sadece izliyoruz. Her yeni skandalda biraz daha umudumuzu yitiriyoruz. Ama susmamak, bu çarpıklıkları her fırsatta dile getirmek şart. Tıp gibi hayatla ölüm arasındaki ince çizgide duran bir meslek, torpille, parayla, “dayımın ricasıyla” yapılacak bir iş değildir. Her kim ki bu mesleğe liyakatsiz şekilde giriyor, o sadece doktorluk mesleğini kirletmekle kalmıyor, hepimizin hayatıyla oynuyor.
Zengin bebeler, eğitimin her alanını işgal ettikten sonra şimdi de halk sağlığına çökmeye çalışıyor. Ama unutmamak gerekir: Bu ülkenin sokaklarında doktor olmak için canla başla çalışan binlerce genç var. Ve bu gençlerin alın teri, yeşil dolarlar kadar sessizce büyümüş yeşil sermayeden de, siyaset destekli vakıf imparatorluklarından da, satın alınmış sahte diplomalardan da çok daha değerlidir.




Yorumlar
…Yorumlar yükleniyor…