Bir yüzükle geldi.
Hani öyle pırlantalı, zümrütlü yüzüklerden değil… bildiğin sıradan bir alyans. Parmağında salladı, “işte servetim bu” dedi. Halk inandı, çünkü millet yoksulluğun, umutsuzluğun pençesinde umut arıyordu. O yüzük, bir anda dürüstlüğün, mütevazılığın nişanı oldu.
Ama hikâye işte tam da orada başladı.
Bir yüzükle gelen adam, yıllar içinde öyle bir iktidar kurdu ki, o yüzük artık sadece bir hatıradan ibaret kaldı. Bir zamanlar parmağındaki o mütevazı alyans, dev sarayların, uçak filolarının, lüks arabaların gölgesinde kayboldu.
Millet unutmadı aslında. Ama medya orduları, propaganda makineleri devreye girdi. “Bakın, halktan biri, bizim içimizden çıktı!” diye diye anlattılar. O yüzük artık hakikatin değil, koca bir yalanın en şatafatlı dekoruna dönüştü.
Bir yüzükle gelen adam, önce mağduriyetin üzerine bastı.
“Bizi ezdiler, bize zulmettiler, hakkımızı yediler” dedi.
Bu söylemle gönülleri kazandı. Doğru muydu? Kısmen doğruydu. Bu topraklarda kim zulüm görmedi ki? Ama o mağduriyet kısa sürede bir kalkan oldu. O kalkanla yürüdü, o kalkanla vurdu. Halk da peşinden sürüklendi.
Sonra ne oldu?
Yüzüğün yanına holdinglerin bağışları eklendi.
Yüzüğün yanına yandaş müteahhitlerin milyarlık ihaleleri dizildi.
Yüzüğün yanına saraylar, uçaklar, yazlıklar eklendi.
Hani serveti sadece o yüzüktü ya? Hani parmağındaki tek değer oydu ya? İşte o yüzük, devasa bir servetin en sahte halkası oldu.
İlk başlarda, “ben sade bir kulum” diyordu.
Sonra bakıyorsun, on binlerce kişilik koruma ordusu.
İlk başlarda, “ben halktan biriyim” diyordu.
Sonra bakıyorsun, halk pazarda çürük domates seçiyor, ama onun sofrasında ejder meyvesi.
Bir yüzükle gelmek başka, yüzüğü halkın boğazından kesilen lokmalarla büyütmek bambaşka.
Ve halk, yıllar geçtikçe ayılmaya başladı.
Ama iş işten çoktan geçmişti. Çünkü o yüzükle başlayan yol, artık dev bir parti devletine dönüşmüştü. Çıkarı olanlar yüzüğü hatırlamak bile istemedi. Kimi koltuğu için sustu, kimi ihalesi için gözünü kapattı.
Bir yüzükle gelen adam, sonunda binlerce yüzüğü milletin cebinden söküp aldı. “Vergi” dedi, “yardım” dedi, “dava” dedi… her bahaneyle halkın cebindeki son yüzüğü bile aldı. Ama milletin parmağına değil, kendi kasasına dizdi.
O yüzük bir zamanlar temiz siyasetin sembolüydü.
Şimdi koca bir tiyatronun dekoru.
Bir zamanlar “benim servetim” diyordu.
Şimdi halk soruyor: “Peki bu saraylar, bu uçaklar, bu konvoylar kimin?”
Ve asıl mesele şuydu: Elinde bir yüzüğün, biraz da cesur bir büzüğün varsa ve utanmayı da bilmiyorsan, bu milleti kandırabilirsin. Çünkü bu topraklarda siyaset, sadece vaatle değil, arsızlık ve yüzsüzlükle de yürütülür.
Bir yüzükle geldi.
Bir milletin umudunu aldı, sonra o umudu sarayların duvarlarına hapsetti.
Yüzüğün anlamı çoktan silindi, geriye sadece utanmazlık ve arsız büzüklerin efendisi kaldı.
Ve işte yüzükle büzük arasında geçen yirmi üç sene, halkın belleğine kazınan acı bir tarih oldu.

Yorumlar
…Yorumlar yükleniyor…