Kira ödemiyor…
Mutfak masrafı yok…
Ulaşım masrafı yok…
Elektrik, su, doğalgaz faturası yok…
Telefon, internet yok…
Dağlar kadar serveti var.
Üstelik devletin hazinesine sınırsız erişim yetkisi elinde.
Yani, sizin cebinizden çıkan her kuruş, onun lüks hayatının yakıtı.
Şimdi soruyorum: Böyle birisi sizin geçim derdinizi anlayabilir mi?
Sabahın köründe işe giden, soğukta otobüs bekleyen, akşam eve dönünce “bu ay nasıl geçecek” diye düşünen bir insanın hâlini, ayakkabısının altı hiç toprak görmemiş birinin anlaması mümkün mü?
Kirasını ödeyemediği için ev sahibinden saklanan, markete borç defterine yazdıran, çocuk okuldan harçlık isteyince içi yanan bir babayı, sarayda ısıtması altın musluktan gelen biri anlayabilir mi?
Anlayamaz!
Çünkü onun dünyasında “geçim” diye bir kelime yok. Orada sadece “harcama” var, o da sınırsız.
Bir taraf, mutfağında yağlı ekmek bulamıyor; öbür taraf, sabah kahvaltısında altın kaplama tabakta kuş sütüyle kahve içiyor.
Bir taraf, evladına mont alamadığı için utanıyor; öbür taraf, üç yüz arabadan hangisine bineceğini düşünüyor.
Bu mudur adalet?
Bu mudur vicdan?
Sonra dönüp halka akıl veriyorlar. “Tasarruf edin” diyorlar.
Kardeşim, senin sarayının bir odası kadar evi olmayan halktan neyin tasarrufunu istiyorsun?
Adamın kombisi çalışmıyor, çünkü doğal gaz faturası gelince kalbi sıkışıyor.
Kadın markete girdiğinde, et reyonuna sadece uzaktan bakıyor.
Sen çıkmışsın hâlâ “ekonomi büyüyor” diyorsun.
Evet büyüyor, ama senin cebinde! Halkın cebinde değil.
Bu ülkenin milyonlarca insanı artık hayal kurmayı bile bıraktı.
Eskiden insanlar “tatil yapsak mı” derdi, şimdi “kirayı ödeyebilecek miyiz” diye hesap yapıyor.
Emekli markette fiyatlara bakarken ağlıyor.
Çalışan gençler, ev sahibi olmayı değil, bir odayı paylaşabilmeyi umut ediyor.
Ama sen hâlâ sarayında keyif çayı içiyorsun.
Bir fincanın fiyatı bir emeklinin bir haftalık gıda bütçesi kadar.
Sokakta, pazarda, halkın gözünde bir yorgunluk var.
Yalnız değil, bezginlik de var.
Çünkü insanlar artık biliyor: onların emeğiyle, başkalarının lüksü finanse ediliyor.
Vergi verdiği her kuruşun, lüks arabaya, şatafatlı sofraya, gereksiz konvoylara gittiğini görüyor.
Artık kimse kandırılamıyor.
Televizyonda pembe tablolar çizsen de, mutfağa girince o tablo kararıyor.
Bir ülkenin yöneticisi, halkının derdini anlayabilmesi için aynı sofraya oturmalı, aynı pazar torbasını taşımalı.
Ama bizde durum tam tersi.
Halk pazar torbasını taşımaktan beli bükülmüş, o hâlâ pahalı kalemlerle imza atıyor.
İmza attığı şey, çoğu zaman halkın sırtına yeni bir yük.
“Refah” diyorlar, ama o refah sadece bir avuç seçkinin cebinde.
Bugün bu ülkenin en büyük sorunu, yönetenle yönetilen arasındaki uçurumdur.
Bir taraf açlık sınırında, diğer taraf israf denizinde yüzüyor.
Bu uçurum sadece ekonomik değil, vicdani bir uçurumdur.
Çünkü insanın tokken açın hâlini anlaması vicdan ister.
Vicdanı olmayanın empatisi de olmaz.
Empatisi olmayan da halka değil, kendi çıkarına hizmet eder.
Bir gün gelir, bu düzenin terazisi yeniden kurulur.
Gerçek adalet, halkın sofrasına ekmek girdiğinde, çocuğun defterine umut yazıldığında sağlanır.
O zamana kadar bu millet, her haksızlığı, her israfı, her kibri aklının bir köşesine yazıyor.
Unutmayın:
Halk unutmaz.
Kendisi açken lüks içinde yaşayanı, geçim derdini “algı” zannedenleri unutmaz.
Bir gün gelir, o sofralar değişir, o koltuklar boşalır.
O zaman belki anlarsınız geçim derdinin ne demek olduğunu…
Ama iş işten geçmiş olur.
Bu milletin derdi, ekmek, onur ve adalet.
Ve bunların hiçbirini, saray penceresinden bakan biri asla anlayamaz.

Yorumlar
…Yorumlar yükleniyor…