Türkiye’de yaşam kalitesi konuşmak, yanmakta olan bir evde “perdeler ne renk olsun?” diye tartışmaya benziyor. Bu ülkede yaşam kalitesi falan yok; olsa olsa ölümden kaçabilme ihtimali var. Çünkü burası öyle bir memleket ki, insan hata yapınca değil, hiçbir şey yapmazken bile ölebiliyor. Ölüm, bu ülkenin doğal akışı hâline gelmiş.
Tatile gidiyorsun… Otelde nefes alıp ruhunu dinlendireceksin sözde. Daha ilk akşam yemek salonu kusan, titreyen, nefessiz kalan insanlarla doluyor. Sebep? Otel, maliyet düşüreceğim diye bozulmuş etleri, paslı tenekeleri, kim bilir nereden gelen ürünleri soslarla kamufle ediyor. Denetim denen şey, masada fotoğraf çektirmekten başka işe yaramayan bir vitrin memurluğuna dönüşmüş. Bu ülkede insanlar tatilde ölüyor. Tatil ya tatil! Dünyanın başka neresinde böyle bir kepazelik var?
Restaurant, market, lokanta fark etmiyor; tabakta gördüğün her şey potansiyel bir zehir. Tavuk kaç kere çözülmüş, et hangi mezbahadan kaçak çıkmış, sebze hangi dere yatağında zehirle yıkanmış belli değil. Bu ülkede insanlar doymak için değil, ölmemek için yemek seçiyor.
Trafiğe çıkıyorsun. Orası artık bir savaş hattı. Magandası, tetikçisi, ehliyeti torpilli sürücüsü, arabayı psikopatça kullananı… Hepsi yolun üstünde. Birinin egosu kabarıyor, seni yol ortasında öldürebiliyor. Kurallar kitapta, ceza tabelada; pratikte ise ülke ölüm yarışı modunda.
Sokakta yürürken bile bir çetenin serseri kurşunuyla mezara gidebilirsin. Marketten ekmek alıp dönerken yan sokakta çıkan kavganın kurşunu seni bulur. “Yanlış yer, yanlış zaman” deniliyor. Bunun tercümesi şudur: Devlet sokakları teslim almış, ama kimi teslim almış? Suçluyu! Vatandaşa da “kader” diye bir teselli veriyorlar. Yersen!
Sahte içki? Onun adı toplu kıyım. Vergiler arzı boğarken, mafya sahte alkolle insan biçiyor. Bir gecede onlarca kişi kör oluyor, ölüyor. İnsanları içki masasında bile koruyamayan ülkenin yaşam kalitesinden mi söz edeceğiz?
İş yerleri? Binlerce kaçak, ruhsatsız, sigortasız insan… Güvenlik önlemi yok, çalışma koşulları cehennem. İşçi ölüyor, patron akşam evinde sıcak çorbasını içiyor. Çünkü hesabını soran yok. Bu ülkede işe gitmek bile ölüm tehdidi.
Otel yangınları? Her sezon “gelenek” hâline geldi. Yangın merdiveni kilitli, duman dedektörü süs, alarm bozuk. İnsanlar tatilde yanarak ölüyor, ardından o meşhur cümle: “Kader planı.” Kader değil! İhmal, rant, sorumsuzluk!
Ve şimdi asıl büyük belaya gelelim…
Deprem Müteahhit Terörü
Bu ülkede insanlar depremde doğal afetten değil, müteahhit teröründen ölüyor. Beton değil, kum dökülmüş kolonlara… Maliyet azaltacağım diye içi boş bırakılmış demirlere… Denetçi diye atanan ama müteahhidin çaycısı gibi çalışan adamlara… İnsanlar, daha ilk sarsıntıda pancar gibi eziliyor. Niye? Çünkü birileri cebini dolduracak diye.
Deprem değil, biçimlenmiş bir katliam. Ülkenin yarısı çürük bina. Müteahhit alıyor ruhsatı, döküyor betonu, kesiyor kurdeleyi. Devlet göz yumuyor. Vatandaş ölünce de “fay kırıldı” diyorlar. Fay kırılmadı kardeşim; vicdan kırıldı, hukuk kırıldı, insan hayatı kırıldı!
Bu ülkede deprem öldürmez; hırsız müteahhit, yandaş denetçi, uyuyan belediye öldürür.
Seller: Her Yağmurda Kıyamet
Bir de seller var… Bu ülkede yağmur yağınca insanlar ölüyor! Düşünün, gökten sadece su düşüyor, ama şehirler boğuluyor. Niye? Çünkü dere yataklarına bina yapan müteahhitlere “dur” diyen yok. Çünkü altyapıyı yapması gereken belediyeler makyajla uğraşıyor. Çünkü dereyi kâğıtta ıslah edip gerçekte bırakıyorlar çöplüğe. Sonra bir yağmur geliyor, araçlar yüzüyor, insanlar sürükleniyor, şehir batıyor.
Bu nasıl devlet? Bu nasıl şehircilik? Bu nasıl akıl tutulması?
Yağmur öldürür mü? Bu ülkede öldürür. Çünkü yağmurun suçu yok, ihmalin suçu var.
Sonra ekranlara çıkıp utanmadan “Yaşam standardımız yükseldi” diyorlar. Hadi oradan! Türkiye’de insanlar artık “nasıl yaşarım?” sorusunu değil, “bugün nasıl ölmem?” sorusunu soruyor.
Bu ülkede yaşam kalitesi değil, hayatta kalma mücadelesi var.
Ve en büyük facia şudur:
Millet buna alıştı.
Ölüme, ihmale, çökmeye, yağmaya, kurşuna, sahte alkole, çürük binaya alıştı.
Bu ülkenin asıl sorunu, ölümleri normal sayan bu büyük uyuşmuşluktur.
Türkiye’de bugün sorulması gereken tek soru şudur:
Bu kadar kolay ölünen bir ülkede, bunun hesabını kim verecek?




Yorumlar
…Yorumlar yükleniyor…