Bir dönem toplu iğne bile üretemeyen bir ülkenin bugün dünyanın 17’nci, Avrupa’nın 7’nci büyük ekonomisi hâline geldiğini söylemek kulağa elbette etkileyici geliyor.
Savunma sanayisinde dışa bağımlılığın azalması, insansız hava araçlarıyla dünya vitrinine çıktık, demekte, oldukça havalı…
Siyaset, bu tür yapay başarıları bir gurur hikâyesi olarak anlatmayı sever. Hele üstüne demokraside bir zihniyet devrimi yaşandığını, millî iradenin her alanda egemen kılındığını iddia ederek bu tabloyu daha da parlatırsanız, tam olur.
Fakat bütün bu anlatılarla, ülkenin gerçekte yaşadığı tam tezatsa..!
Ekonominin kâğıt üzerindeki büyüklüğü, halkın mutfağındaki yangını söndürmüyor. Resmî söylemler Türkiye’nin büyük bir sıçrama yaptığına vurgu yaparken, pazardaki fiyat etiketleri bambaşka bir hikâye anlatıyor. Bir yanda savunma projeleriyle övünen parlak bir Türkiye resmi var; diğer yanda ay sonunu getirebilmek için hesap üstüne hesap yapan milyonlarca insan.
Bugün Türkiye’de vatandaş, en çok enflasyonun ağırlığını ve bu ağırlığın topluma suç, ihmal ve huzursuzluk olarak yansımasının felaketini yaşıyor.
Maaşlar her ay eriyor, kiralar ve temel gıda fiyatları sürekli yükseliyor, bırakın tasarrufu, insanların temel ihtiyaçlarını karşılaması bile güçleşiyor. Ekonominin büyüdüğünü söylemek kolay, ancak bu büyüme vatandaşın cebinde giderek küçülerek kayboluyorsa, bu yöndeki açıklamalar, sarayın kendi ekonomisi olarak algılanıyor…
Halkın her gün karşı karşıya kaldığı hayat pahalılığı ve toplumsal yaşamdaki kaos, siyasetçilerin kürsülerden anlattığı başarıları masal olarak bile dinlemiyor. Yani, Saraydan görülen ekonomi ile Türkiye’nin fotoğrafı ve vatandaşın yaşadığı birbirinden tamamen kopmuş durumda.
Bugün birçok genç, geleceğini başka ülkelerde aramaya çalışıyor. Emekliler, yılların emeğiyle aldıkları maaşla geçinemiyor. Çalışan kesim, yükselen fiyatlar karşısında tükenmiş hissediyor.
Kolay para kazanmak, denetimsizlik, hemen hemen her sektördeki liyakatsızlık masum insanların kaldıkları otellerde zehirlenerek ölümlerine, yediklerinden zehirlenmelerine, kadar en kolay denetimlerin yapılamaması sonucu felaketle sonuçlanıyor…
Eğitimden, sağlığa dek hiçbir kurumsal hizmete dahi güvenin kalmadığı ortamda “Türkiye son yüzyılın en başarılı dönemini yaşıyor” demek, “Yaşanan gerçekliğin üstünü kapatalım”dan başka bir işe yaramıyor. Bir ülkenin büyüklüğü, yalnızca gösterişli söylemlerle ölçülemez. Ya da gerçekleri konuşan ve direnenlerin baskılanması ile yok sayılamaz.
Bir ülkenin büyüklüğü insanların refahıyla, huzuruyla, yaşam kalitesiyle ölçülür.
Türkiye büyük bir ülke, potansiyeli de büyük. Ancak bu potansiyelin gerçeğe dönüşebilmesi için önce gerçeklerle yüzleşmek gerekiyor. Ekonominin iyi olduğuna dair anlatılan hikâyeler, enflasyonun altında ezilen insanların yaşamındaki yükü hafifletmiyor. Asıl ihtiyaç duyulan şey, göz boyayan söylemler değil, akılcı yönetim, şeffaflık ve toplumun tüm kesimlerini rahatlatacak gerçek bir ekonomik iyileşme.
Türkiye’nin bugün cevaplaması gereken soru basit:
Ülke gerçekten güçleniyor mu, yoksa sadece güçlü görünmesi için toplumsal algı yaratılıp, sorumluluk yine vatandaşın çöken omuzuna mı yükleniyor.
….
Berlin`de kanatıla kanatıla kangrenleşen CHP sorunsalı ile ilgili kısa birkaç cümle kurmadan geçemeyeceğim.
Geçtiğimiz günlerde birleşelim, bütünleşelim, sorunu çözelim davetine uyduk. Toplantıya katılan 900 civarı kayıtlı üyeden (bahsedilen rakam bu) yetmiş, seksen kişi kadardık.
Sonuç; gitmez, duymaz, görmez olaydım, dediğim, kocaman bir hayal kırıklığı idi.
Ben yoksam, ne hale geldinizcilerin, sizi bu hallere sokan ben değildim, güzellemeleri, bir yana;
Denenmişi, pişirip, pişirip ortaya getirmek, hangi aklın marifeti merak etmedim değil.
Çünkü akla, objektif ve bilimsel bilgiye aykırı yürüdükçe yıkılıp, dağılmaya mecbur kalırsınız…
En kıymetli bilgi, yaşadıklarımızdan doğru ders almaktır.
Sonuçta tecrübe dediğimiz hatalar bütünlemesidir.
Aynı hataların sahipleriyle, doğru sonuçlar alınacağına sadece ahmaklar inanır.




Yorumlar
…Yorumlar yükleniyor…