Freud gelip bu memlekete iki gün yaşasa, üçüncü gün “ben bu milletin bilinçdışıyla uğraşamam” deyip kaçardı. Çünkü burada gündelik hayatın psikopatolojisi dediğin şey, sadece insanın kişisel yaraları değil; siyasetin de, medyanın da, iktidarın da insanın ruhuna boca ettiği bir kirli su. Hepimizin zihni, ülkenin gündemi kadar yorgun, toplumun sinir sistemi kadar dağınık.
Bugün sokaktaki adam, bir yandan markette etiket kovalıyor, bir yandan iktidarın her yalanına alkış tutanları izleyip cinnete geliyor. Çünkü bu ülkede bireysel delilik tek başına yetmez; bir de üstüne politik delilik eklenir. Ve o politik deliliği en çok taşıyan kim?
Tabii ki iktidarın kıçına pleksi koruma kalkanı gibi yapışmış şakşakçılar!
Hani ne dense alkışlayan, ne yapılsa “şahane” diyen, memleket cehenneme dönmüşken “dünya bizi kıskanıyor” narası atan kitle…
Onlar yok mu?
İşte asıl psikopatoloji onların damarında akıyor.
Adamın hayatı çökmüş, çocuğu işsiz, mutfak yangın yeri… Ama televizyon karşısında gözleri doluyor:
“Liderimiz yine harikalar yarattı!”
Ulan kendi hayatını yönetemiyorsun, devlet yönetimi üzerine nutuk atıyorsun.
Hamasi duygu selini siyaset sanıyorlar.
Yoksulluğu sabır, açlığı vatanseverlik diye paketleyen bu propaganda makinesi, bireyin zihin sağlığını çürütüyor.
Bu çürümenin üstünü de “biz güçlüyüz” diye örtüyorlar.
Kurnazlık yapmadan söylüyorum:
Bu ülkede sıradan insanın ruhu, kendi basit dertleriyle değil, iktidarın pompaladığı sahte hikâyelerle daha da kararıyor.
Çözemediği basit şeylerden kendine karakter yaratıyor; üstününe de iktidarın yarattığı yapay kahramanlık fantazisini ekleyip komple bir acunsal kompozit çıkartıyor ortaya.
Ve en tehlikelisi şu:
Kendi sıradanlığını kabul edemeyen insan, bir süre sonra iktidarın yarattığı bu büyük masala sığınıyor.
Çünkü kendi hayatının basitliğini kabullenmek zor gelir; ama “dış güçlerle savaşıyoruz” demek kolaydır.
Kredin ödenmiyor, faturalar şişmiş, çocuğun okul masrafını karşılayamıyorsun…
Ama tüm bunların sebebi “dış güçler”, değil mi?
Kolay bir teselli, ucuz bir akıl konforu.
İktidar şakşakçılığı tam burada devreye giriyor:
Gerçeği inkâr edenlerin ruhuna verilen bir uyuşturucu.
Sokaktaki adam, kendi sıkıntısını iktidarın propagandasıyla örtmeye çalışıyor.
Aç ama gururlu!
Borçlu ama hamasi!
Çaresiz ama şakşakçı!
Bu nasıl bir ruh hâli?
Freud bunu görse psikanalizi bırakır, defter kalem yakardı.
Bugün insanımız kırılgan, alıngan, öfkeli…
Ama asıl zehirli damar, siyasetin insanın zihnine işlediği büyük yalan:
“Sen özel, sen güçlü, sen vatanı savunan kahramansın…”
E kardeşim, markette yağ bulamıyorsun, hangi kahramanlık?
Bu psikopatolojiyi her gün görüyoruz:
İktidarın her çöküşünü “zafer” diye satan medya, milletin yaralarını pudralıyor.
Millet de bu pudranın altında kendi çürümesini görmezden geliyor.
Kendi basitliğini, kendi sıradanlığını, kendi korkularını inkâr eden adam, sonunda gerçeğin ağırlığını daha sert yaşıyor.
Ama ne yapıyor?
Yine dönüp iktidarın gölgesine sığınıyor.
Yine alkışlıyor.
Yine kendini kandırıyor.
Halkın gündelik psikopatolojisi işte böyle siyasetle mayalanıyor.
Küçücük dertlerini büyütüp felsefe yapanlar, ülkenin en büyük krizlerini ise küçültüp “dış güçler operasyonu” diye geçiştiriyor.
Bu ne çelişki, bu ne zavallı bir derinlik taklidi!
Ve en sonunda gelip dayanıyor o cümleye:
Basitsin kardeşim.
Basitsiniz.
Basit olduğunuzu kabullenmeyip “derin devlet analizleri” yapanlar daha da basit.
Basitliğinizi saklamak için rol kesiyorsunuz.
Kendi yalanlarınıza inanıyorsunuz.
Ülke yangın yeri, siz hâlâ “reis çok yaşa!” modundasınız.
Gündelik hayatın psikopatolojisi, bireysel saçmalıklarla değil, siyasi şakşakçılıkla büyüyor artık.
Bu yüzden toplum sinir krizi geçiriyor, ruhlar çürüyor, akıl dumura uğruyor.
Ve kimse bunun farkına bile varamıyor.

Yorumlar
…Yorumlar yükleniyor…