Bir ülkede bir gazeteci tutuklandığında, haber olmaz; tarih yazılmaya başlar. Takvim yaprakları, hukuk kitaplarından daha hızlı eskir. Ve o gün geldiğinde, demir kapılar yalnızca hücreleri değil, bir memleketin nefes borusunu da kapatır. Bugün bir gazeteci içerideyse, aslında bir ülke “dışarıda mıyım, içeride miyim” diye sormaya başlar.
Bugün söz konusu olan kişi Fatih Altaylı olabilir. Yarın herhangi biri. Ertesi gün, “Ben siyasetle ilgilenmem” diyen, “Bana dokunmayan yılan” diyen, “Günlük hayatımı yaşayayım” diyen. Bir ülkede bir ses kesilince, ardı sıra başka sesler de fısıltıya dönüşür. Sonunda memlekette koro kalmaz; yankı kalır, uğultu kalır, korku kalır.
Gazetecilik dediğin şey; “rahatsız etme sanatı”dır. Rahatlatan reklamdır. Öven bülten, ilan panosudur. Gazeteci soru sorar. Neden diye sorar. Ne oldu diye sorar. Kime yaradı diye sorar. Bir soru bazen bir ülkeden daha ağır gelir. Bir “neden” cümlesi, yüz tanktan daha tehlikelidir. İşte bu yüzden gazetecinin kalemi, kimi dönemlerde silahtan daha fazla korkutur. Çünkü tank bir sokağı kapatır, kalem bütün bir memleketi uyandırır.
“İfade özgürlüğü” dendiğinde kimileri bunu konforlu bir süs sanır. Oysa ifade özgürlüğü, bir toplumun emniyet kemeridir. Çarpışma anında hayat kurtarır. Ama sen o kemeri söküp atarsan, “Nasıl olsa bana bir şey olmaz” dersen, ilk virajda savrulursun. Hukuk virajdır. Gazeteciler yol işaretidir. Yol işaretlerini sökersen, kazaya davetiye çıkarırsın.
Bir gazeteci tutuklandıysa, suçlu aramaya vakit harcamayın. O gün, adaletin kendisi sorgulanıyordur. Çünkü kişilerin tutuklandığı yerlerde bazen gerçek serbest kalır, bazen de gerçek zincire vurulur. Ve zincire vurulmuş gerçek, bir gün en ağır yük olarak herkesin sırtına biner.
Bu memlekette “alışmak” büyük afettir. Bir şeylere alıştıkça, o şey normalleşir. Normalleşen her yanlış, büyür. Bugün “Bir gazeteci ne yaptı ki?” diye soranlar, yarın “Bir ülke ne yaptı ki?” diye soramaz hâle gelir. Soru sormak refleksi felç olursa, o ülkede akıl yürüyemez. Akıl yürüyemezse, vicdan da yürüyemez. Vicdan yürüyemezse, insanlık topallar.
Bir ülke, sesini kısmayı marifet sayıyorsa, kulakları da sağırlaşır. Sağırlaşan toplum, yalana serenat yapar. Gerçek, kapı eşiğinde kalır. İçeri alınmaz. “Şimdi sırası değil” denir. Oysa gerçek, her zaman sıralıdır. Gecikmeye gelmez. Ertelenirse zehir olur.
Bugün tutuklanan gazeteci değildir; bugün yargılanan itirazdır. Bugün hapsedilen cesaret, bugün mahkûm edilen meraktır. “Neden böyle?” demek zorsa, “Böyle gelmiş böyle gider” kolaylaşır. Ama bilin ki hiçbir ülke “böyle gelmiş” diye kalmaz; ya düzelir ya da çöker.
Bir gazetecinin parmaklık arkasına gönderildiği her gün, toplumun aynası biraz daha buğulanır. Herkes kendini görmekte zorlanır. Gerçek, buğunun arkasında kaybolur. Ve sonra birileri çıkar, “Her şey yolunda” der. Yolun nereye gittiğini söylemezler. Çünkü istikameti söylemek suç olmuştur.
Ey memleket! Bugün bir gazeteci içerideyse, yarın bir öğretmen, bir sanatçı, bir öğrenci… Korku, iştahı kabaran bir canavardır. Doymaz. Birini yutar, ötekine saldırır. “Bana dokunmuyor” dediğin an, o el omzuna konur.
Bu yazı bir kişinin savunması değildir. Bu yazı bir ülkenin son çığlığıdır. “Susmayın” diye bağıran duvar yazısıdır. “Korkma” diyen bir sokağın yankısıdır. Unutmayın: Bir ülkede gazeteciler korkuyorsa, yurttaşlar da korkacaktır. Bir ülkede gazeteciler susturuluyorsa, yarın herkes fısıltıyla konuşacaktır. Fısıltıyla konuşan bir toplum, bağırarak ölür.
Ve tarih notunu düşer: “Bir gün, bir memlekette, bir gazeteci içeri alındı… O gün, o memleket dışarıda kaldı.”




Yorumlar
…Yorumlar yükleniyor…