İnsan hayatına en kolay el uzatılan alan, her zaman en mahrem olanıdır. Cinsellik, sosyal tercihler ve özel yaşam; aklın, bilimin ve özgür iradenin konusu olmaktan çıkarılıp hurafelerin denetimine bırakıldığında, ortaya ahlak değil itaate dayalı bir düzen çıkar. Bu düzen kendini çoğu zaman “değerler”, “maneviyat” ve “toplumsal hassasiyet” gibi kavramların arkasına saklar.
Hurafe masum değildir. Hele siyasal bir programa dönüştüğünde, artık sadece bir inanç sapması değil; bilinçli bir yönetim aracıdır. Siyasal İslam tam da burada devreye girer. İnancı bireyin vicdan alanından alır, iktidarın denetim mekanizmasına çevirir. Kutsal olanı araçsallaştırır, korkuyu ahlak diye sunar.
Son yirmi üç yılda Türkiye’de yaşanan tam olarak budur. İnanç, özgürlük vaadiyle sahneye sürülmüş; sonuçta özgürlük değil baskı büyümüştür. Ahlak söylemi yükseldikçe özel alan daralmış, kutsal kelimeler çoğaldıkça bireyin hayatı daha fazla denetlenir hâle gelmiştir. Siyasal İslam, bireyi güçlendirmemiş; onu “makbul” ve “sapkın” diye ayıran bir ahlak polisi üretmiştir.
Cinsellik bu politikanın en kullanışlı silahıdır. Kadının bedeni sürekli tartışma konusu yapılmış, erkeğin duygusu bastırılmış, farklı yönelimler tehdit ilan edilmiştir. Çünkü cinsellikten korkan bir toplum kolay yönetilir. Arzu bastırılırsa itaat artar. Sorgulama günah sayılırsa iktidar sorgulanmaz.
Sosyal tercihler de aynı kuşatma altındadır. Nasıl giyineceğinden nasıl güleceğine, nerede eğleneceğinden neye inanacağına kadar her şey “uygunluk” denetimine sokulmuştur. “Normal” kavramı siyasal bir sopa hâline getirilmiştir. Normal olmayan dışlanmış, hedef gösterilmiş, susturulmuştur. Çoğulculuk zayıflık, farklılık tehdit gibi sunulmuştur.
Özel yaşam ise fiilen kamusal bir meseleye dönüştürülmüştür. Kiminle yaşadığı, nasıl yaşadığı, neyi tercih ettiği sürekli göz önünde tutulmak istenmiştir. Siyasal İslam’ın en büyük iddiası ahlak üretmekti; ortaya çıkan ise yaygın bir ikiyüzlülük oldu. Herkes ahlaktan konuştu, kimse sınır bilmedi. Herkes namustan söz etti, vicdan sessiz kaldı.
Hurafeler büyüdükçe akıl geri çekildi. Bilim “şüpheli”, sanat “tehlikeli”, eleştiri “ihanet” ilan edildi. Eğitim sistemi sorgulayan birey değil, itaatkâr kalabalık üretmeye ayarlandı. İnanç özgürleşmedi, siyasileşti. Ahlak yücelmedi, araçsallaştı.
Baskıyla kurulan hiçbir düzen ahlak üretemez. Zorla “iyi” yapılmak istenen toplum, ilk fırsatta daha sert ve daha hoyrat olur. Çünkü gerçek ahlak ancak özgür iradeyle mümkündür. Korkudan doğan erdem olmaz. Korkudan sadece sessizlik çıkar.
Cinsel tercihler, sosyal tercihler ve özel yaşam hurafelerle örselenmemelidir. Siyasal İslam’ın ahlak iddiası altında yaptığı tam olarak budur: bireyin onurunu aşındırmak. Onurunu kaybeden birey, ne adalet ister ne özgürlük. Sadece hayatta kalmaya çalışır.
İnsanı hurafeden daha değersiz gören her siyasal anlayış, zamanla kendi çürümesini hazırlar. İnanç baskıya dönüştüğünde, kutsal da kirlenir, toplum da. Son yirmi üç yıl bunun açık bir bilançosudur.
İnsan ya kendi hayatının öznesi olur ya da siyasileştirilmiş hurafelerin nesnesine dönüşür. Üçüncü bir yol yoktur.




Yorumlar
…Yorumlar yükleniyor…