Gerçek yaşamdan, kaleme aldığım insan manzaralarından kesit… Bir aileye davet edilmiştim. Hoş beş sohbetten sonra; izzet ikram arasında, mutlu cicim bicim rollerine soyundular. Birbirine sözde iltifatlar, ‘Aşkım, şekerim faslı‘ kısa sürdü. Zaten, her abartılı görünümün ardında, mutlaka maskelenmiş bir durum olur; insan psikolojisi, doğası gereği Yağdanlık iltifatlar, şişirilmiş sahte sevgi balonları, kar topu misali patladı soğuyan suratlarda. Bir müddet sonra, bir atımlık barutları bitince; başladılar gerçek yaşamlarındaki hır gürlü ahvale.. Aralarında kızgın tartışma başlayınca, hanımı Ümmü eşine dönerek; ‘‘Ey Cıbıl (züğürt) Memo, sen kim oluyorsun haaa? Kıçındaki don bile Jobcenter’ (Sozial Daire) dendir. Karnımı doyuran, evin kirasını ödeyen Jobcenter yanımda. -Sana muhtaç değilim. Ekmeğimi, suyumu Jobcenter karşılıyor’’ diye ünledi avazı çıktığı kadar. Kedi gibi pısan gariban eşi Memo üzüntüsünden neye uğradığını şaşırdı. Yutkunarak seslendi eşi Ümmü’ye; ‘’Keyfimden Jobcenter’e düşmedim. Sağlığım elverdiğinde geceli gündüzlü çalıştım. Bir işten diğerine koştum, çocuklarımıza, sana daha iyi yaşam sağlayabilmek için. Hatta maddi manevi gücümü zorlayarak eşe, dosta, akrabalara destek olmağa çalıştım. Kendimi hiç yaşamadım. Sırf senin lüks istemlerine, ona buna özentilerine, marka tutkunluğuna para yetiştire bilmek için, gücümü zorlayarak didindim durdum. Çoğu kez doğru düzgün dinlenmeden ek işlere yetişmeğe çalıştım. İşten yorgun argın eve, yuvamıza dönüyordum canhıraş. Dışarıda yemek yemiyordum karnım açlıktan zil çalmasına rağmen. Ailece evde yiyelim, hanemizde çiçek açsın; muhabbetle, sevgiyle kenetlenelim, lokmamızı paylaşalım derdindeydim. -Masamda yemeğimi tam bitiremeden ek işlere koştum. Bazen çayım bile bardakta yarım kaldı soğuyarak. Tıpkı senin bana olan sevginin soğuduğu, saygının yarım kaldığı gibi. -Zamansız sağlığımdan oldum, şu an çalışamaz duruma geldim. Sana deste deste paraları kazanıp getirince iyiydim, canın, cicindim. Şimdi para musluğu fazla akmayınca mı değersiz, kötü oldum?!’’ Ümmü soluyarak eşi Mehmet’e dönerek kızgınca seslendi; ‘’Ey akılsız Memo, hala anlamadın mı? Dün dündü. Geçmişte kaldı. Fazla fedakârlık yapmanı ben mi söyledim? Hem mecburdun her türlü istemlerimizi yerine getirmeğe. Boşuna mı seni eş seçtim? İşi bitince bir köşeye atılan oyuncağa dönen Memed dertli, ‘’Herkes, her eş bir yerde mecburdur sorumluluklarını ifa etmeğe. Ancak, gerçek yaşamda kaçta kaçı bunun bilincinde veya yerine getiriyorlar görevlerini? Bu bir sorumluluk, insanlık ve vicdani görevdir. İnsan erdemli olunca, tüm sorumluluklarını yerine getirince, enayi mi oluyor yani senin dar mantığına göre? Hele ki, benim gibi kendisi yaşamayıp, ailesini yaşatanlar aptal mı? Yaşamasını bilmeyen mi oluyor! Senin gibilerin vefasızlığı, sadece can değil, han, ev yakar. Sen kendine eş değil, köle almak istemişsin. Eşek seçmeğe, sırtına binmeğe. Özverili eş, arkadaş olurum; ancak eşek olmak insan onuruna yakışmaz! Kısa süre öncesine kadar iltifatlar yağdırdığı, sabun köpüğü gibi kayıp giden sevginin yerini, hakaretler almıştı. Sözde eşine, ‘çok konuşma!’ derken; aslında buruşan, kıvrılan yaşam, aynaya bakınca kendi suratını gösteriyordu! Bu kez ne yazık ki, sevginin, aşkın ve sahiplenmenin yerini; Jobcenter’in sosyal yardım parası alıyordu. Özveriden, insanlıktan çıkan iki yürek büzülüyordu. Bir olması gereken evlilik, kâğıt üstünde kalıyordu! İyi günde, kötü günde kenetlenme, dayanışma yerini, bireysel tavırlara, günübirlik gel gitlere bıraktı.  sevdiklerinin kıymetini ne zaman bilmeli? Her şeyini verebileceğin, inandığın  sevebilmek. Çünkü evlilik ne kadındır ne de erkek. er ikisinin bileşkesidir. Olaylara maddiyatın çapından, kadın erkek mevziisinden değil de  mevziisinden bakmalı. İki tarafın da güzel yanları, veballeri vardır. Nalıncı keseri gibi hep kendine yontmak, bozar uyumlu ahengi. Toplumda, ailede bir sorun varsa, bu tek taraflı değildir. Fırsat egemen olduğunda, mazlumun da zalim kadar suçlu olabileceğini anlatmış oluyoruz bu öykümüzde. Tarih sahnesine objektif baktığımızda, mazlum olan da aslında karşısındakini yok etmek istedi; fakat gücü yetmedi! Bugünkü kadın erkek sorunlarında taraflardan birisi olan kadının tamamen masum veya erkeğin tamamen suçlu olduğu peşin öngörüsünü yıkıp; her iki cinsiyetin de olumlu, olumsuz yönlerinin olabileceği gerçekliğinden hare ketle… Her insanın içinde birer çocuk vardır, lakin kimileri çocuksu yanlarını bile tam gerçekleştiremezler veya usul usul yaşama geçirirler. İnsanın en büyük eksiklik ve yalnızlık duyduğu, yanında veya koynunda birinin olup olmaması değildir; yüreğinde bir kimsenin olmaması! Ne acı bir yalnızlık ne hazin bir duygudur. Birbirimizi anlayan ve anlatan insanlar olabilmek veya olamamak! Şu bir gerçek ki, günün birinde bedensellik ya da aşk azalıyor ya da eski devinimini kaybediyor; ancak sevgi gün geçtikçe katlanarak büyüyebiliyor. Ne var ki aslolan o sevgiyi yüceltmesini ve büyütmesini bilendir. Aşkın, sevgi, saygı, paylaşımın olduğu yerde acı tatlı yan yana buket oluşturur. İnsan, acı soğanı bal tadında yiyebiliyor mutlu umutlu anında. Oysa, umutsuzluk, sevgisizlik kasavetinde, bal tadı bile soğana dönüşebiliyor! Çoğu kez, eşler, arkadaşlıklar birbirine uyumlu olmadığında, empati kültürümüz gelişmediğinde; geçimsizlikler daha hoyratça oluyor. Mutluluğun gücü, tılsımlı sırrı; eşini, sevdiğini doğal, içten, yalın sevebilmektir. Bir insan eşine, dostuna, sevgilisine veya partnerine, değerli bir şey alamasa da, değerli olduğunu hissettirmesidir! Sevgiyi çocuk sıcaklığında, ekmek kokusunda sarıp sarmalayan. Su akışında çağlayan aşka, insana, cana muhabbet! Ozan ŞİAR AĞDAŞAN